EDİBALİ: 'MESELE MİLLİ BİRLİK ve KARDEŞLİK MESELESİ'

TÜRK’Ü-KÜRT’Ü AYIRT ETMEYEN, TÜM MANEVİ, MADDİ KAZANIMLARA SAHİP ÇIKACAK BİR İRADEYE İHTİYAÇ VAR

Türk siyasetinin yüz akı, bilge lider, Millet Partisi Genel Başkanı Sayın Aykut Edibali 30 Nisan Cumartesi günü saat 13.00-14.30’da Ekin tv’de Mehmet Ceylan’ın konuğu idi. Edibali, Ekin Tv’de yaptığı bu sohbeti özellikle Güneydoğu’ya ayırdı. Edibali;

“Kürt meselesi diyorlar. Ben bunu rahatsızlık verici buluyorum. Kürt meselesi de çirkin bir laftır, Türk meselesi de çirkin bir laftır. Biz kardeşiz, bir birimizin meselesi neden olalım? Türkiye Cumhuriyeti dahilindeki bütün vatandaşlar hem vatandaştır hem de kardeştir. Ben sana niye mesele olayım? O başka bir tuzaktır. Bazı Türk ve Kürt kökenli aydınlarımız bunu mesele saymaktadırlar. İlla benim meselem. Kürt meselesi, Türk meselesi diye ayrı meseleler yok, Türkiye meselesi var, Ortadoğu meselesi var. Ve bu dünyanın derlenip toparlanması meselesi var. Adam gibi kavga etmeden bu bölge bizimdir deme meselemiz var. Yani özeti; yeni Selahattin Eyyubilere ihtiyacımız var, yeni Kılıçaslanlara ihtiyaç var. Türk'ü-Kürt'ü onu bunu ayırt etmeyen, hepsini kardeş gören, Osmanlı İmparatorluğu'nun tüm manevi, maddi, beşeri müktesebatını, zenginliğini, kazanımlarını bunlar benim hakkımdır diyecek bir iradeye ihtiyaç vardır. Bu iradeye sahip değilseniz sağ sol sürekli karıştırır. Siz de buna çanak tutarsanız yanlışlara girersiniz. Meselenin tarihi sebepleri, kökleri vardır. Başlangıçta kardeşçe yaşadığımız bir hayat tarzının, şimdi bir birimize kavgalı hale getirilmek noktasında yanlış, hatalı yolundayız. Bu yanlıştan mutlaka Türkiye vazgeçmelidir, bu yanlışın üstesinden gelmelidir.”

“Ne etnik, ne bölge, ne din, ne kan, ne mezhep milliyetçiliğine, ırkçılığına Türkiye itibar etmemelidir. … Bizim birliğimiz zaafa uğrarsa ne Türk'ten hayır gelir, ne Kürt'ten hayır gelir, ne Arap'tan hayır gelir parça parça ederler. … Başörtüsünü tam çözmek üzere idik… Heyetin içinde saboterler kimdi, kim gönderdi? Tayyip Bey de bir düşünsün bakalım. Olmakta olan bir işi, tam gerçekleşme anında kim sabote etti? Başörtüsü çözülebilecekken bu iş kangren halinde sürsün diye dış kuvvetler mi, iç kuvvetler mi, İsrail mi? Askeriyenin kozmik odasında belki onun sırları vardır araştırıp bir baksınlar. Hangi hain bu işi sabote etti?” dedi…

İşte meraklısı için sohbetten notlar:

- Mehmet Ceylan: Efendim hoş geldiniz.

- Aykut Edibali: Hoş bulduk Mehmet Beyciğim, hoş bulduk.

‘MİLLİ BİRLİK ve KARDEŞLİK MESELESİ’

- MC: Sizce Güneydoğu meselesi veya Kürt meselesi nedir?

- AE: Akıl için yol birdir. İsmini ne koyarsak koyalım. Sayın Gül bunu hatırlattığında; 'İsterseniz Kürt meselesi deyin, isterseniz Güneydoğu Anadolu meselesi deyin, ister terör deyin'… Matematikte şöyle bir kural var: Problemi iyi tarif ederseniz çözümü de bulursunuz. Problemi iyi teşhis etmek çözümün anahtarını verir. Kafa karışıklığı ile bu iş çözülmez. İsmi ne olursa olsun hayati mesele olduğu açıktır. Bu meselenin özü 'Milli Birlik ve Kardeşlik Meselesi'dir. Özü budur. Yeni değildir.

Bir imparatorluk enkazı üzerinde yeniden bir siyasi ve askeri yapılanma ile var olma iddiası ile ortaya çıkabildik. Sevr'de emperyalist devletler, Türk Milleti'nin, Osmanlı İmparatorluğu'nun ölüm fermanını kendi aralarında imzalamışlar, işini bitirmişlerdi Osmanlı İmparatorluğu'nun. Bunun da Sevr, çok açık belgesi oldu. Şunu ifade edeyim: Sevr Osmanlı İmparatorluğu'nun meşru makamları tarafından hiçbir şekilde ne imzalandı ne de kabul edildi. Bir proje olarak kaldı. Emperyalist Batı ve Doğu devletleri. O zaman Rusya var. Rusya iyi ki Çanakkale kahramanlığı ile yolu kesildiği, gücü kaybedildiği, damarları büzüştürüldüğü için, batıdan gerekli desteği almadığı için ve bir ihtilalle Batı kurtlar sofrasından koptu. İngiltere ve Fransa, Osmanlı İmparatorluğu'nun maddi ve manevi varlığı üzerinde her türlü menfi, kötü, çirkin işlemi yaptılar. Amaçları Osmanlı İmparatorluğunun topraklarını ve yer altı zenginliklerini paylaşmaktı. Hala Sevr'de çizilen harita, Sevr'de açığa çıkmış olan niyet Ortadoğu'da en büyük ciddi problemdir.

Osmanlı İmparatorluğunun camiası  içerisinde yaşamış, şu an sınırlarımız içinde olsun veya olmasın bütün Osmanlı İmparatorluğu tebasını; Türk olsun, Arap olsun, Kürt olsun, Süryani olsun, Ermeni olsun yakından ilgilendirmektedir. Hürriyetlerimizi ilgilendirmektedir, geleceğimizi ilgilendirmektedir, varlığımızı ilgilendirmektedir. Osmanlı İmparatorluğu camiası içerisindeki insan kadrosu bir şekilde yeni bir yapılanmanın içerisine girecekti. Türkiye Cumhuriyeti Lozan'da dünya tarafından da resmen tanınır hale gelince Osmanlı İmparatorluğu'nun tüm siyasi, manevi mirasının tümünü alamadı. Bunların bir kısmını dışarıda bıraktı, bunların bir kısmı ile ilgisini kopardı, kesti. Mesela, Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılardan beri devam eden saltanat, hakanlık müessesesi vardı bunu feda etmeye mecbur bırakıldı Türkiye. Ciddi bir olaydır. Keza Hilafet diye İslam dünyasının; bütün Müslüman topluluklarının manevi ve maddi hükümranlığı davası vardı. Bundan da vazgeçmek durumunda kaldı. Daha doğrusu bunu başka bir şekle sokmak mecburiyetinde kaldı. Bunlar tarihimizde çok önemli ayırım anları. Bir imparatorluk camiasını, bir ümmeti yeni bir milli devletin, ulus devletin topraklarında ve siyasetinde aynen yansıtma imkanı olmamıştır. Sıkıntımız buradan kaynaklanıyor.

Kürt meselesi diyorlar. Ben bunu rahatsızlık verici buluyorum. Kürt meselesi de çirkin bir laftır, Türk meselesi de çirkin bir laftır. Biz kardeşiz, bir birimizin meselesi neden olalım? Türkiye Cumhuriyeti dahilindeki bütün vatandaşlar hem vatandaştır hem de kardeştir. Ben sana niye mesele olayım? O başka bir tuzaktır. Bazı Türk ve Kürt kökenli aydınlarımız bunu mesele saymaktadırlar. İlla benim meselem. Kürt meselesi, Türk meselesi diye ayrı meseleler yok, Türkiye meselesi var, Ortadoğu meselesi var. Ve bu dünyanın derlenip toparlanması meselesi var. Adam gibi kavga etmeden bu bölge bizimdir deme meselemiz var. Yani özeti yeni Selahattin Eyyubilere ihtiyacımız var, yeni Kılıçaslanlara ihtiyaç var. Türk'ü Kürt'ü onu bunu ayırt etmeyen, hepsini kardeş gören, Osmanlı İmparatorluğu'nun tüm manevi, maddi, beşeri müktesebatını, zenginliğini, kazanımlarını bunlar benim hakkımdır diyecek bir iradeye ihtiyaç vardır. Bu iradeye sahip değilseniz sağ sol sürekli karıştırır. Siz de buna çanak tutarsanız yanlışlara girersiniz. Meselenin tarihi sebepleri, kökleri vardır. Başlangıçta kardeşçe yaşadığımız bir hayat tarzının, şimdi bir birimize kavgalı hale getirilmek noktasında yanlış, hatalı yolundayız. Bu yanlıştan mutlaka Türkiye vazgeçmelidir, bu yanlışın üstesinden gelmelidir. 

KÜRTÇE KONUŞUR OLMAK AYRI BİR MİLLET ÖZELLİĞİ DEĞİLDİR

MC: O bölge üstünde hakimiyet kurmak isteyen güçler (Ermeniler, Yahudiler vs) ile bölge halkı arasında inanç birliği olmamasına rağmen bu kargaşa ülke bütünlüğünü bölmek için mi yapılmaktadır?

AE: Bir problemin, sıkıntının oluşturulabilmesi gerekli ekonomik sosyal şartlar varsa, bunlara çözüm getirilmezse başkaları için sürekli istismar konusu haline gelir. Türkiye'nin Kürt meselesi, Güneydoğu Anadolu meselesi dediğimizde bütüncül yaklaşması lazım, tarihi bir perspektiften bakması lazım gelir. Türkçe dışında Türkiye'de 360’a yakın etnik unsur var. Bunların her birinin dilleri, kültürleri vardır. Dil konusuna geldiğimizde -öne çıkan dil konusudur- iyi düşünmek lazım geliyor. Bir dil bir etnik ayrılığı ifade etmez. Net ifade edeyim. Bunu Sayın Cumhurbaşkanı da bilsin Sayın Başbakan da bilsin BDP milletvekilleri de -mesela Leyla Hanım da- bilsin. Kürtçe konuşur olmak size ayrı bir millet olma özelliği vermez. Bu Kürtçülerin tavrıdır. Beynelmilel Kürtçülerin Türkiye'yi bölmek isteyenlerin, siyasi Kürtçülük davası peşinde koşanların kanaatidir, doğru da değildir.

İngiliz dilini konuşan, İngilizceyi konuşan kaç tane millet var. Bunun aslı İngiltere, İngilizler. İngilizler de zaten altı tane millet. Kendileri İngiltere demiyorlar; Büyük Britanya diyorlar. İngilizce Kanadalılar tarafından da Amerikalılar tarafından da Güney Afrikalılar tarafından da konuşulan bir dildir. Ama Kanadalılar Anglo-Sakson kökünden gelmiş olmalarına rağmen hiçbir zaman İngiliz’iz demiyorlar. Keza İngilizce konuşmuş olmalarına rağmen biraz yamuk, kovboyca konuşmuş olmalarına rağmen Oxford lehçesi ile değil kendilerine uygun, kendilerinin geliştirdikleri bir Amerikan lehçesi, ile konuşuyorlar. Dolayısı ile İngilizceyi konuşmuş olmak ne Avusturalya'yı ne Amerika'yı ne de İngiltere’yi ayrı ayrı milletler olmaktan kurtarmıyor, aynı dili konuşuyorlar ama ayrı milletler.

Dillerini unutmuş onlarca değil yüzlerce yıl sonra hatta binlerce yıl sonra hatırlamış olan milletler var. Mesela Yahudiler, İsrailoğulları dillerini unutmuşlardı, yoktu dilleri. Dünyanın her tarafına dağıldılar ve İsrail'e varınca yeni bir dil icat ettiler, son zamanlara kadar telaffuzunu bilmiyorlardı. Telaffuzu üzerinde Sami dillerden, Arapça’dan yardım aldılar. Bugünkü İsrail'de konuşulan İsrail dili, Yahudi dili ölü bir dil olarak sadece Tevrat metinlerinde kalmıştı. Dolayısıyla, dil bir millet için her şey değildir, bir ayırımı ifade etmez. Yeryüzünde binlerce insan İngilizce’yi anadili gibi biliyor. Bunların her biri ayrı ayrı milletler. O halde bir dili konuşur olmak bir ayrı millet olma davasının delili değildir.

Keza, Karakeçili aşireti resmen özbeöz Oğuz Türklerinden, Sultan Abdülhamit'in bağlı olduğu, Osmanlı İmparatorluğunu kuran bir aşirettir ve Türk aşirettir. Altını özellikle çiziyorum Türk derken. Türkçülük yapmak gibi bir davam falan yok. Biz bu davaları aşmış insanlarız. Biz Halil İbrahim milletindeniz bunu çok iyi biliyoruz. Bu Karakeçili aşireti Urfa'da Kürtçe konuşuyor. Karakeçili aşireti Kürt mü oldu? Bırakın bu Türk davasını, Kürt davasını. Bizim etnik davayı aşmamız lazım. Bütün izleyicilere, okuyuculara soruyorum: Yeryüzünde bir tek Türk kavmi var mı? Bir tek Türk kabilesini gösterin bana. Yok. Çünkü Türk hepsini toplayan genel bir addır. Ta Oğuz Han'dan itibaren devam eden evrensel, insani bir kültür vardır. Türk derken bunu kastediyoruz. Yoksa kan davası, dil davası… böyle bir şey yok. Bizim büyüklüğümüz buradadır. Türk derken bir semboldür, şemsiye addır, kucaklayan bir isimdir. Yeryüzünde Hun Türkleri var, Özbek Türkleri var, Türkmen Türkleri var, Kazak Türkleri var. Her biri Türk. Bugün bunların her birine Türki devletler diyoruz. Şu kabile Türk kabilesi diye bir ad yok. Geneldir bu ad, bu bir bayraktır.

Kürtler bütün tarih boyunca Türklerle beraber olmuşlardır. Macaristan’da Kürt isimleri var. Macaristan’da Kürt'e ne ihtiyaç var? Türk nereye gittiyse Kürt'te onun kardeşi olarak gelmiştir, onun bir boyu, bir şubesi olarak. Bu bazılarını rahatsız edebilir. İlim rahatsız etmez, etmemelidir. Bundan bir şey çıkarmak davasında da değilim. Şükrederek ifade edeyim ki bugün Türkiye'de yaşayan kökeni ne olarak olursa olsun; kendini Türk sayan, Kürt sayan kim olursa olsun. Bu kardeşlerimiz şu karar içerisindedirler: Burası bizim vatanımız, buradan ayrılmak, kopmak gibi bir düşüncemiz yok diye Allah'a şükürler olsun ki bütün kavgalara, bütün sancılara, bütün tahriklere rağmen en aşırı bulunan insanlarda bile Türkiye'yi terk etmek, Türkiye'den ayrılmak, Türkiye'yi parçalamak gibi düşünce asla yok. Bu çok sevindirici bir hadisedir. Bütün mesele nasıl beraber yaşayacağız. O da kolay, teferruat. 

TÜRKİYE ETNİK, MEZHEP MİLLİYETÇİLİĞİNE İTİBAR ETMEMELİDİR

MC: Kürt deyince terör örgütü ile bağdaştırılmak isteniyor. Bu konu ilgili düşünceniz.

AE: Çok teşekkür ederim, başka bir pencere getirdiniz. Türkiye'deki her vatandaşımızın ayrı gayrı olmaksızın; kabile, dil, lehçe farklılığı ne olursa olsun evvela kardeş ve vatandaş olarak görmesi ve Türkiye'nin 776 bin kilometre karelik bize emanet bu toprakların her bir milimetre karesinin ayrılmaz bir bütünlük olduğuna iman etmeleri lazım.

Ne etnik, ne bölge, ne din, ne kan, ne mezhep milliyetçiliğine, ırkçılığına Türkiye itibar etmemelidir. Bunlar tuzaklardır. Bunlar bizim tarihimizde Hiçbir zaman problem olmamıştır. Biz evvela kardeşiz, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarıyız. Türkiye bir ve beraber olursa bölge için teminat olacaktır. Libya'da bir sıkıntı oluyor, çözüm üretmek için Türkiye çağrılıyor, Türkiye'nin sözü geçiyor birliğimizin, gücümüzün sayesinde. Eğer biz zaaf içine, üç beş parçaya bölünmüş olsak kimse yüzümüze bakmaz. Birliğimizin kıymetini bilmek mecburiyetindeyiz. Gözümüz kadar koruyacağız. Kendini Türk sayanlar da Kürt sayanlar da vatandaş olarak, Kürt Türk olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin ayrımsız, eşit vatandaşları, devletin ve vatanın müşterek sahipleri olduklarını hiçbir zaman unutma hakları yoktur. Kim ne derse desin. Terör örgütü elbette taban bulmak için çaba göstermiştir, gösterir ama bütün gayretlerine rağmen başarılı olamamıştır, olmasının da imkan ve ihtimali de yok. Bunu da söyleyeyim.

Gelsinler Meclis’te konuşalım, görüşelim. Vatanı bölmek istiyorlar ise o zaman net konuşuruz. Selçukluların Anadolu'ya gelişinde bazı kabileler isyan ettiler kayboldular gittiler. Başka yerlerde devlet kurdular kayboldular. Başka toprakların başka unsurların beşeri malzemesi, gübresi oldular. Ne Selçuklu kaldılar, ne Türk kaldılar. Ne Müslüman kaldılar. Bölünmeler var, Allah bu bölünmeleri göstermesin. Çok satan bir gazete yazarı madem ayrılmak istiyorsanız konuşalım falan dedi, nasıl bir reaksiyonla karşı karşıya kaldı biliyorsunuz. Dediğine diyeceğine pişman oldu. Tartışalım. İşte Yugoslavya örneği. Bunların Türkiye ile bir benzerliği yok. Bizim birliğimiz zaafa uğrarsa ne Türk'ten hayır gelir, ne Kürt'ten hayır gelir, ne Arap'tan hayır gelir parça parça ederler. Tarih bunun misalleri ile dolu.

MC: Bölmeye çalışanlar malzeme mi oluyorlar?

AE: Tarihsel kesit içerisinde kaybolursunuz. Mesela Türklerin Balkanlar'da bir on üçüncü kabilesinden bahsedilir, nerde bu? Balkanlar'da ve Avrupa'da doğudan gelmiş olan büyük istilalar döneminde kaybedilmiş kabileler var, yok olan kabileler var. Kumanlar nerde, Kıpçaklar nerde, Hunlar nerde? Nereye gitti bunlar? Besbelli Atilla'nın yanında getirdiği Türkçe konuşan başkaları da var tabi sadece Türk değil. Gotlar var, Vizigotlar var Avrupa istilasında. Bu dönemde bu Türk kabileleri nereye gitti? Son zamanlarda Yugoslavya’daki, Bulgaristan’daki Müslüman katliamından bahsetmiyorum… Malzemedir, yok oluştur, mezar oldular. Yugoslavya büyük bir faciadır, insanlar öldürüldü, katledildi, Müslümanlar şehit edildi. Yok edildiler ve izleri silinsin diye park, bahçe yaptılar mezarların üstüne.

AÇILIM

MC: Kürt açılımını nasıl değerlendiriyorsunuz?

AE: Evvela ben açılım kelimesini sevmiyorum. Türkçe’mizde şu kadar güzel kelime varken sonu maceralarla bitecek olan bir kelamı kullanmanın ne anlamı var? Sayın Başbakan'ın konuştuğu çılgın proje. Sen bunu etrafındaki aklı başında insanlar ile oturup bakmadın mı? Faydalı, hayırlı, güzel -faydalı ise- proje değil mi, neye çılgın diyorsun? Evvela Türkçe’sine itirazım var. Ne o açılım… haydi bi açılalım… Korkarım ben o işten, ben senlen nereye açılacağım, nasıl olacak? Sonu meçhul, nereye gideceği belli olmayan… devlet böyle olmaz. Devlet hak verir.

Anayasa size söylüyor, devletin görevlerini tarif etmiş, okumadığımız, bilmediğimiz, üzerinde kafa yormadığımız bir anayasa var. bu anayasa diyor ki Türkiye Cumhuriyeti bütün vatandaşların var olma, yaşama, gelişme haklarını dil, din, ırk farklarını aşarak teminat altına alır. Sadece var olmanızı değil gelişmenizi, üst seviyede gelişmenizi, zengin olmanızı, kültürlü olmanızı, sağlıklı olmanızı taahhüt ediyor. Türkiye'nin en büyük meselesi devletin adam gibi devlet haline gelmesi. Türk Milleti'nin, Türk halkının, Türk insanının yahut Türkiye insanının dualarında nerde kaldı bu devlet dediği devlettir. Devlet gibi devlet olacak, fonksiyonlarını yerine getirir olacak. Bu aşamaları geçirecek Türkiye. Sadece kendisi için değil, bölgesi için ve İslam dünyası, insanlık dünyası için çok hayırlı bir iş olacaktır. Barış medeniyeti getirecek. Gelin beraber yapalım diyecek. Bizim kompleksimiz, ön hükmümüz yok ki.

İnsanlığa gelin yeni bir adalet çağı açalım, gelin bütün insanların hür olacağı bir çağ açalım. Onun için bunu evvela kendi içinde yaşaması lazım. Hukukun üstünlüğüne inanan, güvenen bir devlet. Başbakanın, cumhurbaşkanının yargılanmaktan korkmadığı bir devlet. Fatih'in izinde bir devlet. Ve biz o zaman Sayın Başbakanımızı, Sayın Cumhurbaşkanımızı koruma konusunda, savunma konusunda birinci derecede görev alacak bütün Türkiye vatandaşları. Böyle bir devlet yapılanması, adaleti sağlayan, bilimi sağlayan. Anayasadaki bu üç şeyi yapalım. Milli, demokratik, sosyal devlet haline getirelim devletimizi. 

DİLİNİZE KİMSE DOKUNMAYACAK

MC: Olduğu zaman açılım diye bir şey kalmaz.

AE: Kalmaz. Sorunun cevabı bu… Bu taahhüttür. Kanuni'yi, Fatih'i zorlayan yoktu ki. Gittik Bosna'da insanlar manastırlarında sakladıkları yüzyıllık fermanı getirdiler. Ferman diyor ki: “Kimse Osmanlı mülkünde şöyle şöyle yapmaya. Kim benim ahfadımdan, haleflerimden, benim yerime geçerse geçsin bu mektuba, bu şartnameye aynen uyacaklardır. İbadetlerinizi yerine getireceksiniz, dilinize kimse dokunmayacak..” diye taahhütler var. Getirdiler Bosna'daki komutana teslim ettiler. Bu göz yaşartıcı değil mi? Laf üretmiş millet değiliz ki, adalettir getirdiğimiz. Bosna'da bu, Cezayir'de bu, Trablus'ta bu, Libya'da bu. Yeter ki devlet adamlarımız, politikacılarımız, başbakanlarımız bunu hatırlasın, iliklerine kadar bu işi hissetsin. Açılım saçılama gerek yok, anlamsızdır. Elbette doğrudur, Türkiye'nin ‘milli birlik ve kardeşlik’ hamlesidir, mecburiyetidir. Ve devam etmelidir ama adam gibi. Bilimsel olarak devam etmelidir. Hakkı ile sürdürülmelidir. Kaş yapalım derken göz çıkarmayalım. Millet bir birinin kökünü kökenini araştırmaya başladı. Doğu’da, Güneydoğu’da bunları yapıyorsun batıda ki insanların canı sıkılıyor, gıcırdıyor. Son yaptığınız işi ağzınıza yüzünüze bulaştırmadınız mı? Adamları otobüs üstünde getirdiniz ellerinde bir tek keleşleri eksik. Karşıladınız, merasim yaptınız. Nasıl bir iş yapıyorsunuz, farkında mısınız?

Bunlar bir birinden ayrılmayan bir takım halkalar bunlar. Hak, din, kültür meselesi var elbette terör meselesi de var. Terörü minimize edeceksin, yok edeceksin zaten kökü yok. Öyle karışık işler yapıyorsun ki dil milliyetçiliğine, bölge milliyetçiliğine pirim veriyorsun. Buna hakkın yok. 

BU PROJE İYİ YÖNETİLEMEDİ

MC: İktidar, açılımda ‘muhalefet engelledi başarıya ulaşamadık’ dedi…

AE: Keşke demeselerdi. Başarısız olduğunu neye itiraf ediyor? Muhalefet Türkiye'de bu kadar mı güçlüymüş açılımı durdursun? Ayağımızı taş alınca Allah'tan bilmek lazım. Evvela kendimize bakacağız. Muhalefetin de yanlışları olabilir olmaz değil. Ama bu proje iyi yönetilememiştir. Buna biz destek verdik. Sayın Başbakan lütfedip gelmedi, çok önemli işleri var(?!) daha önemli işleri olduğu kanaatinde değilim, ben onun ağabeyi yaşında bir insanım, bunları bilen bir insanım. Mübarek adam gelemedin, çağıramaz mısın ne düşünüyorsunuz diye? İnternetten mi konuşacağız? Sonra başka değerli bir arkadaşımızı getirdi o da partileri dolaştı. Bizim eski talebemizmiş meğer, tanıdıklarımızdanmış. Böyle komplekslere girmeye gerek var mı? Usul şöyledir: Önemli olduğunu söylersin, çağırırsın muhataplarını, çözüm ararsın. Öğretmek değil ama öğreteceğiz başka çaresi yok. Anlaşmak isteyen insan bir konuyu müzakere edip ikna etmek, Türk politikasında konsensüs sağlamak isteyen insan bunu yapar. 

TÜRKİYE’DE BAŞÖRTÜSÜ MESELE Mİ OLUR?

MC: Türk siyasetinde uzlaşma kültürü  yok mu?

AE: Yapabilenler yapar. Bu bir hazırlık meselesidir bir, niyet meselesidir iki. Bu tür şeyler çözümden çok siyasi itibar, rant sağlama düşünceleri maalesef bu samimi gayretleri engelliyor. Mesela başörtüsü meselesi. Türkiye'de başörtüsü mesele mi olurmuş? Bunu biz neredeyse yüzüp bitirmek üzereydik elimizde iktidar, bakanlık olmamasına rağmen. Çünkü bizim ciğerimizi yakan mesele bu. Türk insanının ne kadar ıstırap çektiğini mütedeyyin insanların ne kadar sancı çektiğini biliyorum. Burda merhamet lazım. Günahtır, yazıktır. O kadar kız çocuğunun yıllar boyu madden harap olmasına şimdi de halen manen perişan vaziyette yaşatılmasına üzülmek lazım. Ama kalkar bunu biz her seçimde şu kadar bin oy.. olmaz olası anketler % kaç gösteriyorsa onu mesele olarak tutmak bizim iktidar süremizi uzatıyor, sandalye sayımızı artırıyor gibi çirkin, kötü, iğrenç bir düşünceye saplanıyorsanız -ki oluyor- o meseleyi engelliyorsunuz. Sayın Başbakan, Sayın İktidar sizin oraya gidiş sebebin şudur: Bu ülkenin çocukları için gerekli olan her türlü fedakarlığı yapacaksın. Bu iş için Anayasa Mahkemesi'ne gitmek isteyenin elini de öperim ayağını da öperim. Sırf o insanların hürriyeti için. O zaman sen kahraman olursun, büyük olursun. Ama oy deposu için tutarsan, herkesle kavga etmek istersen bu işin çözümüne fırsat bulamazsın.

MC: Güneydoğu için çözüm yollarınız neler olacak?

AE: Bunun tarihi kökeni üzerinde daha fazla durulabilir. Güneydoğu veya Doğu Anadolu meselesi denilen şeyin bir de tarihi kökeni vardır. Bu bölgeler Osmanlı İmparatorluğu döneminde miri arazi düzenine tabi olan yerlerdir. Tanzimat'a kadar süregeldi. Osmanlı İmparatorluğunda bir toprak sistemi var. Osmanlı İmparatorluğu ziraate dayanan askeri bir imparatorluk. Yapısal olarak bakıldığında. Ebusuud efendinin fetvalarına dayanan, 16. asır fetvalarına dayanan Hz. Ömer'den itibaren gelen terk edilmiş toprakların tadil olacağı düzenlerdir. Miri arazi düzenine tabi olan yerlerde devlet belli bir bölgeyi oraya verir. Ve orada bulunan insan devletten tımar veya zeamet olarak burayı alır. Devlette kurum mülkiyeti vardır kullanma hakkı o insandadır. Ama bunun karşılığı olarak devlete veya topluma mali görevleri vardır, askeri görevleri vardır. Uzun süre devam etmiştir Osmanlı İmparatorluğunda. Daha sonra bu düzen bozulunca, Celali isyanları döneminde Osmanlı İmparatorluğu sarsılmıştır.

Yavuz Sultan Selim zamanında Kürtçe konuşan Müslüman topluluklarda Türkiye'ye tabi olmuşlardır. Onlarla devlet arasında rahmetli büyük bir bilgin ve muhteşem bir adamdır İdrisi Bitlisi. Selahattin Eyyubi'yi anıyoruz Allah gani gani rahmet eylesin, büyük hizmetleri var. O bölgenin büyük insanlarından birisi de İdrisi Bitlisi’dir. Ve İdrisi Bitlisi hazretleri gerçek bir din alimi olarak ve mücahit bir din alimi olarak Safevi şiası karşısında ehli sünnet olsun diye Osmanlı İmparatorluğu'nu o gözle gördüğü için Şah İsmail'in karşısında 26 veya 28 Kürt kökenli kabileyi Osmanlı İmparatorluğuyla bir özel anlaşma yaptırır. Ve onların tümü Osmanlı İmparatorluğu'na tabi olurlar.

Güneydoğu Anadolu'da Doğu Anadolu'da yerleşmiş olarak gördüğümüz çoğu da Şafi ve büyük ekseriyeti de Nakşi olan topluluğumuz vardır. Osmanlı İmparatorluğu'nun İran'dan gelen Batıni cereyanlara karşı bu toplulukların korumasını da sağlamak amacı ile yapılmıştır. Devletle yapılmış özel bir anlaşmaya dayanır oradaki kabile reislerinin, sülalelerin hakları, nüfuzları. Türkiye'nin bir aşiretler davası da vardır. Bunu da göz önünde bulundurarak çözmek lazım. Bu da önemle üzerinde durulacak bir hassasiyettir. Dolayısı ile dil meselesini çözmek lazım. Kabile yapısını göz önünde bulundurarak bu topluluklara verilmiş olan hakları, hürriyetleri yeniden gözden geçirmek lazım. O insanlar devletle yapmış olduğu bir takım anlaşmaları biliyorlar. Bu anlaşmalar yazılı değilse bile geleneksel olarak geliyor.

Osmanlı İmparatorluğu'ndan devralınmış olan bu özelliğin yeni şartlar altında yeniden gözden geçirilmesi lazım. Bölgenin ekonomisi düzenlenmeli, dil yapısı  düzenlenmeli, şehirleşme başlamalı, oraya aş, iş götürülmeli ve süratle götürülmeli. Devlet bunu taahhüt etmeli. Bizim yapmak istediğimiz de budur. Doğu Anadolu bölgesine, Güneydoğu Anadolu bölgesine, bölge bölge, mıntıka mıntıka kalkınmayı süratlendirmek tedbirleri almak, ve bunu doğrudan devletin yapmasını sağlamak. Özel teşebbüs oraya gidemez, yapamaz.

İkinci mesele dil meselesi. Türkiye'de şu kadar dil vardır, konuşulacaktır, yaşaması lazım. Ve Türkiye'de yaşatmak için gayret sarfetmelidir. Bizim hassasiyetimiz, Soranice, Zazaca vs. lehçelerini öğrenmek isteyenlere Türkiye imkanlarını sağlamalı. Bütün vatandaşlara Kırmançi’yi ben öğretirim, Ankara öğretir başkasına ihtiyaç yok. O eğitim programını da Ankara düzenler. Başkasının burnunu sokmasına gerek yok. Bizim kültür programımız bu. Türkiye'de bütün diller serbesttir, Türkiye'deki bütün diller Türkiye'nin zenginliğidir. Bunları Ankara öğretecektir.

Yıllar evvel bir Süryani rahibi ile Kadim Ermeni kilisesinden bir zatın sözleri şu oldu: Bizi başkalarına niye muhtaç ediyor Türkiye Cumhuriyeti. Niye bizim çocuklarımız dinini öğrenmek için Rusya'ya, Amerika'ya oraya buraya gitsin? Gitmesin Türkiye öğretsin. Türkiye Cumhuriyeti kendi ülkesinde yaşayan insanların Müslim, gayrı müslim kim olursa olsun kültürlerini, dillerini en iyi şekilde öğrenmeyi taahhüt etmeli. Siz yapmazsanız yapanlar var. Hiçte hayırlı amaçlar için yapmıyorlar. Gelsin adam Süryaniliği senden öğrensin. Gelsin adam Kadim Ermeni kilisesinin ritüellerini sizden öğrensin, sizin alimlerinizden öğrensin. Bu çok farklı bir bakıştır, ecdadımız Fatih'in bakışıdır. Mustafa Kemal gibi bakıyoruz. Türkiye Cumhuriyeti devleti tebasını hiçbir şekilde dışa muhtaç etmez.

Kadim Ermeni cemaati dedim. Bu cemaat üzerinde ne kadar kötü oyunlar oynanmıştır. Oynayan belli yerlerdir. Onlar da bir kısmı dostumuz, alış veriş yaptığımız devletlerdir. Kötü olmanın gereği yok. Ama sen de bil, işine sahip ol. Sen gayrı müslimine sahip çıkamazsan Müslümanına nasıl sahip çıkacaksın? 

PEYGAMBER KOMUTAN, PEYGAMBER HAKAN

MC: Türk bir çatı, Halil İbrahim milletindeniz dediniz. Açabilir misiniz?

AE: Türk kelimesi bir kabile adı değil. Tarihi geçmişe bakıldığında Nuh Peygamberin torunlarından birinin adı Yasef'dir veya Yafes'tir. Onun da oğlunun adı Türk'tür. Oğuz Han gibi büyük Türk hükümdarları bu nesilden gelir. Bütün Asya toplumları Nuh'un bu Yafes isimli çocuğunun çocukları ve torunlarıdır. Bu tarih milattan önce 11. asır olsa gerek. Muhtemelen Nuh tufanı o tarihlerde olsa gerek. Asya kavimlerinin de babası durumundadır Yafes. Türk sadece bir Unvan olmuştur. Ve Türk Kabilesi olmamıştır. Her biri ayrı ayrı kabileler olmuşlardır. Bunların her biri bir atadan geldiklerinin müşterek şuuru içindedirler. Sadece bir kavim, kan bağı değil aynı zamanda bir Peygamber oldukları için bunlar. Yasef ve oğlu muhtemelen Oğuz gibi insanlar olmalı. Ve bu ilmen tespit edilmiş bir hadisedir. İlmen derken, Asya topluluklarında kralların hiç biri Mısır'da olduğu gibi ilah kral değildir. Çok önemlidir bu. Turan topluluklarında, Asya topluluklarında gelen büyük komutanların, hakanların her biri Peygamber komutandır, Peygamber hakandır.

Oğuz Han destanına baktığımızda, duasına baktığımızda bunu görürsünüz. Oğuz Han'ın destanında toplanan insanlara diyor ki, özetle 'biz nizamı alemi düzenlemekle memuruz' diyor. Bunu küçük bir kavmin insanı söyleyemez. Dünya nizamını biz tesis edeceğiz diyor, bizim vazifemiz bu diyor. Şifahi geleneklerden geliyor. Delili, Hz. Peygamberin hadisi ile sabittir ki, Allah yer yüzüne 124 bin Peygamber göndermiştir. Hint'te mi, Çin'de mi, Turan'da mı, Amerika'da mı bunu biz tahmin edebiliriz. Bu söylenenlerde tevhit ifadesi varsa o Peygamberdir. Bazılarına kitap gelmiştir. Bazılarına sahifeler gelmiştir. Bazılarına da sadece Peygamber olduğu söylenmiş, görevleri bildirilmiştir, vahiy ilham gelmiştir. Allah her kavime Peygamber gönderdiğini beyan ettiğine göre; Çinlilere de, Yunanlılara da, Hintlilere de, Eskimo'ya da göndermiştir. Tevhit işaretlerinden, şirke karşı gösterdikleri net tavırdan onların ilahi bir vahye dayandığını anlarız.

BAŞÖRTÜSÜNDE SABOTÖRLER KİMDİ?  SAYIN BAŞBAKAN BİR BAKSIN

MC: Başörtüsü yasağını  bitirmek üzereydik dediniz. Ne gibi bir gelişme oldu?

AE: Hala canlı bir problem. O sıkıntılı günlerde çocuklar, gençler sürekli rahatsızlık  çekiyorlar, miting yapıyorlar. Her gün yürüyüş yapıyorlar. Sıkıntı  çekiyorlar, vatandaş geriliyor. 92’de yanılmıyorsam, eşim, arkadaşlarım bir çözümü olur, çözülebilir düşüncesi ile ilgililerini topladık. Dinimizdeki yeri nedir? Bu bir farzdır. Yerine getirebilen var getiremeyen var. Bunu üstünlük vesilesi saymamak kaydı ile teşvik edilir. Öğrenci fakültesinde okuyacaktır, rektörü, hocası derse girmesine mani olmaktadır. Bunu sağlayan kanun yoktur, kıyafet kanunu yoktur, Hiçbir delili yoktur, baskıdır. Bu işe yoğunlaştık, hukukçularımızla müzakere ettik, sosyologlarla konuyu araştırdık, çözümün mümkün olabileceğini ancak bazı siyasi çabalara ihtiyaç olduğunu gördük.

Kızlarımızın başına bu sıkıntıların gelmemesi için rektörle konuşalım dedik. Çocukların arasına bazıları  cuntadır muntadır gibi siyasi laflar taşımaya başlandı. İş başörtüsü meselesinden çıkarak rejim tartışması haline getirilmek isteniyor. O sırada da 28 Şubat sıkıntıları var; Refah Partisi sancıda ve sıkıntıda; kapatıldı kapatılacak. O zaman da İstanbul Belediye Başkanı Tayyip Bey. Beyaz masaları var, para dağıtıyor vs…

Ben Süleyman Demirel ile pek çok kez karşı karşıya geldim. Buna rağmen başörtüsü meselesinde 9. Cumhurbaşkanı Sayın Demirel'i gece 11 de yatağından kaldırdım. Yarım saat sonra cevabını verdi. 'Sayın Edibali sizin milli meselelerdeki hassasiyetinizi bilirim, samimiyetinize de yürekten inanırım. Beni temsil edin lütfen. Ben yarın İspanya'ya gidiyorum. Bu mühim bir mesele, memleketin başına bir badire açılmasın, endişenize aynen katılıyorum ne gerekiyor ise yapın.' Ben sitemle, 'Benim elimde ne var, ben kuru bir milletvekiliyim.' Hayır dedi, 'Şu andan İtibaren İstanbul Valisi emrinizdedir.' Yanımdakilere galiba Demirel bizi şey etti dedim. Saat 7’de kaldırıldım İstanbul Valisi tarafından, İzmir Valiliğinden gelme Allah selamet versin konunun önemini bilen bir vali: 'Şu andan itibaren ne yapılması gerekiyor ise beraber çalışacağız. Emrinizdeyim'

Ve bir yere kadar getirdik. Çocuklara müsamaha gösterilmesini sağladık. Bir şekilde rektöre de ulaştık. Ve rektör başörtüsü yasağını bir seneliğine geri aldı. O gençlerimizle konuşalım bu bir sene içinde üniversitelere gidin. 10 bin şebekeniz çıkmak üzere, fotoğraf basılacak gireceksin. Çözülmek üzere. Bunu bir toplantı ile düzenleyelim güzel bir şey olsun.  Başörtüsü takan gençlerimiz bir senelik bir izin verdiniz diye bir cemile yapsınlar. Bir cumaya hazırladık. Keşke hazırlamasaydık. Bizim hazırladığımız grubun içine iki tane kız çocuğu giriyor gidiyor rektöre hakaret ediyor. Ondan sonra iş durdu. Kim yaptı? Heyetin içine saboterler kimdi, kim gönderdi? Tayyip Bey de bir düşünsün bakalım. Olmakta olan bir işi, tam gerçekleşme anında kim sabote etti? Başörtüsü çözülebilecekken bu iş kangren halinde sürsün diye dış kuvvetler mi, iç kuvvetler mi, İsrail mi? Askeriyenin kozmik odasında belki onun sırları vardır araştırıp bir baksınlar. Hangi hain bu işi sabote etti.

MC: Süremizin sonuna geldik

AE: Sandıkların patlamasını  bekliyorum. Teşekkür ederim.

ÇÖZGÜ : MEHMET ALİ KÜÇÜKGÜZEL