EDİBALİ: 'EMANETİN TESLİM EDİLECEĞİ, HAK YOLCULARI, BARIŞ SEVDALILARI, MEDENİYET KURUCULARI'

Muhteşem Türkiye’ şöleni…  Ankara, 8 Mayıs 2011 Pazar… Büyük Anadolu Oteli Konferans salonu hınca hınç dolu… Anadolu’nun çile dolu ıstırap yüklü bağrından süzülmüş seçilip gelmiş kahraman dava adamları beyler, hanımlar gençler aşkla sevdayla sabırla yoğurdukları ‘Muhteşem Türkiye’ hareketinin mümtaz Bilge Lideri Aykut Edibali’yi izliyorlar. Dinliyorlar, alkışlıyorlar, destekliyorlar… İşte Edibali’nin konuşması:

 EMANETİN TESLİM EDİLECEĞİ, HAK YOLCULARI, BARIŞ SEVDALILARI, MEDENİYET KURUCULARI

Değerli kardeşlerim,

Aziz dava kardeşlerim, hepinizi sevgi ve saygı ile selamlıyorum.

Sizleri anlatmanın; tarihi ile geçmişinizle, hedeflerinizle anlatmanın Türkiye’de namuslu, haysiyetli, barıştan yana, demokrasiden yana, din, vicdan hürriyetinden yana her insan için bir mukaddes görev olduğu inancındayım. Çünkü siz barışın yiğit savaşçıları, adaletin yiğit savaşçıları, demokrasinin kahraman savaşçıları oldunuz. Ama hiç alayişe sapmadınız, gösterişe sapmadınız; tevazu ile köşeye çekildiniz. Biliyordunuz ki yaptığınız her şey insanların alkışı değil, sadece hak rızası için yapılır, Allah rızası için yapılır. Onun için insan olan her insanın sizi göstermesi lazım. İşte takip edilmesi gerekenler bunlar, emanetin teslim edileceği insanlar bunlar, hak yolcuları bunlar, barış sevdalıları bunlar, bunlar insanlığın ve Türkiye’nin ihtiyacı olan yeni barış medeniyetini kuracak olan; hazır, tap taze, dip diri, sanki tarihin izlerinden çıkıp gelmiş kahramanlar bunlar diyerek sizi göstermeleri ve selama durmaları lazım gelir. Bundan hiç şüphe duymuyorum.

 PASİFİK ÖTESİ SİYASET PROGRAMLARI GELMEYECEK

 Bir gün Türkiye, Ortadoğu, İslam dünyasında hayrın, hakikatin, gerçeğin, barışın nerede olduğunu bütün insanlar, kurtlar, kuşlar, dağ, taş haykıracak, bunu söyleyecek. Hür basını, hür medyayı ancak biz gerçekleştirebiliriz. Bizim hesabımız yok, yanımızda arkamızda şifre yok, bizim bakanlarımızın, genel müdürlerimizin önüne oradan buradan, Pasifik ötesinden hazır siyaset programları gelmiyor, gelmeyecek!

 DÜNYAYI AVUCUNUN İÇİNDE BİLECEK MÜSLÜMAN

 ‘Müslümanım’ diyorsun. Nasıl Müslümansın sen? Namaz kıl, abdest al yat, yok öyle Müslümanlık! Yok öyle insanlık! Hz. Peygamber böyle mi yaptı? Sahabesi böyle mi yaptı? Onun yolunda giden o mübarek insanlar böyle mi yaptı? Hayır! Önce Müslüman sorumluluk sahibi olacak, dünyayı avucunun içinde bilecek Müslüman!

 Tarık Bin Ziyad. Bir avuç insan aynen asırlarca sonra torunlarından bazılarının bir sandal ile Rumeli’yi fetheden Rumeli gazileri gibi, aynen onlar gibi. Bir sandalla bir kıta fethedildi. Tarık Bin Ziyad’ın unutulmaz sözü. Kilometrelerce kendisini takip etmiş, yorgun argın adını verdiği boğaza gelen bir avuç mücahit arkadaşlarına ‘işte İspanya, fethedeceğimiz yer burası, Allah’ın izniyle fetih.' Yanındakiler ‘ya Ziyad orası İspanyolların mülkü?’ O büyük insan; Tarık Bin Ziyad ‘bilmiyor musunuz: arz Müslüman’ındır!!!’ Değerli kardeşlerim, arz Müslüman’ındır, yeryüzü Müslümanlara verilmiştir, mülküdür. Arz, dünya salih olanlara Allah mülk olarak vermiştir. Bu ayettir. Bu sözü bazıları tuhaf karşılar, üzülür, rahatsız olur, bir takım çağrışımlar uyandırabilir. Bu İslam’ın hakikatinin tebliğidir.

 ÜÇ KÜRSÜ BAĞIMSIZ OLACAK

 Millet Partisi iktidarında Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kontrolünde bulunan -vazifeleri budur zaten ama yapamıyorlar- camilerde Kur’an’ın açıklaması, beyanı, İslam’ın bütün hakikatleri Müslümanlara anlatılacak, öğretilecek. Üç kürsü bağımsız olacak: Bir camideki kürsü, iki Büyük Millet Meclisi’ndeki kürsü, üç ilim kürsüsü. İnsanlar hür olarak, kimseden korkmaksızın, her hangi bir endişeye kapılmaksızın görüşlerini, düşüncelerini apaçık söyleyebilecekler. Bugünkü gibi olmayacak. Avrupa yeni açıklamış: Türkiye, demokrasi olmayan ülkeler arasında. Türkiye’deki insanlar hür değil, yarı köle?! Buna isyan etmenin anlamı yok. Tayyip Bey duyunca öfkelenecek. Öfkelenmesin dinlesin. Demokrasinin gereğini yerine getireceğiz; üç kürsüyü hür yapacağız. Bu hürriyetler olmadan ne huzur olur, ne barış olur, ne ilerleme olur. Bunları Hz. Peygamberin hayatından çıkarıyoruz. Bütün Müslümanların, bütün insanların örnek alması lazım gelir o muhteşem, pırıl pırıl hayattan.

Değerli kardeşlerim, dava arkadaşlarım,

 İSLAM RÖNESANSI: BARIŞ MEDENİYETİ

İslam rönesansı derken, yeryüzünün, Türkiye’nin, Ortadoğu’nun muhtaç olduğu barış medeniyeti, barış toplumunun kuruluşundan bahsediyorum. Gerçekten Türkiye ve İslam dünyasındaki sıkıntılar, Ortadoğu’daki felaketler, Müslüman-Hristiyan kavgası, Filistin-İsrail kavgası, Türkiye’de Türk-Kürt, Sünni-Alevi tahrik edilen kavgalar, bunları ortadan kaldıracak olan bir tek sihirli ilaçtan bahsediyorum. Bu sihirli ilacın adı İslam rönesansıdır. Keşki iktidara bir şekilde gelmiş olanlar kendilerine maddi manevi imkan verilmiş olan vatandaşlarımız bunları can kulağı ile dinlese, anlasa çok yararlanacaklarından eminim. Şunu demek istemiyorum: Bizim düşündüğümüz ve muktedir olduğumuz şeylere onların bazılarının hayali bile yetişmez demeyi düşük bir iktibas, basitlik olarak görüyorum. Ne ben Hz. Fatih’im ne de onlar Rum. Onlar benim cahil kardeşim, aydınlatmak istiyorum.

 AİLELERİMİZ DEĞİŞECEK: ‘CENNET ANALARIN AYAKLARI ALTINDADIR’

 Bugün anneler günü. Türkiye’deki, İslam dünyasındaki, yeryüzündeki bütün anaların bayramını kutluyoruz. Annelerin ellerinden öpüyoruz. “Cennet anaların ayakları altındadır” Kur’an’da bir erkekler suresi yoktur. Ama kadın suresi vardır. Allah’ın mübarek kıldığı insanlara ne yapılabilir? Hürmet edilir. Bu hürmeti toplum, basın, devlet olarak yapıyor muyuz? Bütün anneleri Türkiye’den başlayarak bu verilmiş müjdelere uygun hale getirmek için donatacağız, hizmet sunacağız ki önce hanımlarımız bu söylediğimi Allah’ın ve Resulünün gözündeki kıymetlerini fark edecekler, anlayacaklar. Ne büyük lütuf. Kendi konumlarını, değerlerini, Allah’ın huzurundaki Resulallahın indindeki değerlerini fark edebilen insan ne kadar şerefli, büyük olur, ne kadar haklarına sahip olur. Bundan sonrası kadınların Allah’ın indindeki, Resulullahın indindeki yani İslam’ın indindeki, Müslümanlığın indindeki kıymetinin idraki, anlaşılması, ailelerin bunu anlaması, anlaşılması, ondan sonra sıkıntıların birer birer süratle kaybolduğunu göreceğiz. Türkiye’de yeni bir romantizm başlayacak. Rönesansın hemen arkasından bir romantizm. Kadınlar en büyük saygıyı çocuklarından, kocalarından görmeye başlayacaklar. Ailelerimiz değişecek; daha güzel, daha mutlu, İslam’ı daha güzel yaşayan aileler olmaya başlayacaklar. Dedeler, babalar, erkek çocuklar, analarının, karılarının, sevgililerinin, nişanlılarının, kız kardeşlerinin kıymetini bilecekler. Türkiye’deki bütün kadınlara, kızlara anam, bacım diyecekler. Sevgi doğacak, sevgi tütecek Türkiye’de. İşte bunu gerçekleştirecek olan biziz.

 ‘MUHTEŞEM TÜRKİYE’ UYANIŞI

 ‘Muhteşem Türkiye’ önce bu uyanışla; uyanan Türkiye bu. Uyanan Türkiye asırlardan beri İslam’ın kılıcı olmuş, kanını heder etmiş bu büyük millet onu 21. Asırda yeniden anlamanın şuuruna varacak. Bütün aileler, haneler birer eğitim yuvası, maneviyat yuvası olacak. Ve Türkiye hayatının gelmiş geçmiş en büyük eğitim seferberliğine ulaşacak. Yıllar evvel İspanya’da Gırnata Müslümanları sağladı. Hz. Peygamber zamanında ilim… ilim… ilim… yüceldi yükseldi. Bugün herkesin kendine göre hayran olduğu Batı medeniyeti, teknoloji biliyorsunuz dedelerinizin eseri. Onların gece gündüz yaptığı çalışmaların, çabaların eseri. Onlar Kur’an’ın nuru ile aydınlandılar, Resulullah’ın nuru, ilmi ile aydınlandılar. İslam rönesansı bu. Rönesans yeniden doğuş, yeniden uyanış demek. Halk Kur’an’ı ile Resulün sünneti ile tarihi ile yeniden uyanacak. Bazılarının bu sözleri dinledikten sonra şaşıracaklarını tahmin edebiliriz. Hatta bazıları dudak bile bükebilirler.

 İnsanlığın fahri, öğüncü olan ve bütün Peygamberlerin sonuncusu ve modern çağların Peygamberi, bütün insanlığın Peygamberi. Bu değeri keşfetmek nasıl bir yitiği bulmaktır, nasıl canlanmaktır. Bu insanlar fark edecekler canlanacaklar ve yeniden doğacaklar.

DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI  ‘MUHTARİYETLE’ DONATILACAK

 Bunun için ilk iş Diyanet İşleri Başkanlığının statüsünü değiştirmek olacaktır. Ben dayanamıyorum, tahammül edemiyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı gibi bir yüce kurumun bir bakanın emri altında bir katip mertebesine getirilmiş olmasına isyan ediyorum. Diyanet İşleri Başkanlığı en yüksek seviyede muhtariyetle do na tı la cak! Camilerimizi en azından Batı’daki kiliseler kadar dokunulmaz yapacağız. Viktor Hugo’nun bilinen bir romanını: Kamburun Hikâyesi. Romanda öldürülmek istenen insanlar kiliseye sığınırlar. Benim camim en azından kilise kadar dokunulmaz olacak. Oralarda görev yapacak imamlarımız doğrudan doğruya Allah’a bağlı, Allah’tan korkan, hiçbir iktidardan korkmayan, hiçbir iktidardan titremeyen insanlar olacak.

 Bazı bakanlıkları değiştireceğiz. Mesela çocuk ve aileden kadından sorumlu devlet bakanı… Ne komik, nasıl bi şey. Sorumlu ne demek? İlgilenebilirsin, hizmet edersin. Sağlık Bakanlığı’nı düzelteceğiz. Tarım Bakanlığı’nı düzelteceğiz. Kadından ve aileden sorumlu devlet bakanlığı ismi olmaz. Bazı şeyleri peştahtada yeniden oturtmak lazım geliyor. Çılgın proje olmaz. Evvela Türkçe’si yok. Çılgın kelimesi iyi bir şey çağrıştırmıyor. Belki Türkiye için iyi bir şeydir, faydalıdır, olabilir. Reddetmeyiz. Türkiye için, İslam dünyası için yapılacak her hayırlı işin biz hizmetkârıyız, destekçisiyiz, başımız feda, başımızın üstünde yeri var. Bunu inceledin mi, istişare ettin mi, araştırttın mı, faydası ne, karı ne, böyle bir kanalın açılmasıyla meydana getireceğin faydayı zararı İslam dünyasındaki, Türk dünyasındaki işe yayar aklı başında, bilgi tecrübe sahibi kişilere danıştın mı, müzakere ettin mi? Mesele bu…

 BİZİM DEVLETİMİZ İLİMLE YÖNETİLECEKTİR

Hz. Ömer bir konuda karar almak istediğinde muhtelif, tanımadığı komisyonlar kuruyor; konuyu bilen A, B, C komisyonları. Hz. Ömer meseleyi anlatıyor. Evlenme olayında sıkıntı olduğu için Hz. Ömer hanımlara mihir verilmesi konusunda sınır getirmek istiyor,  hanımları çağırıyor. Hz Peygamberin vefatından sonra arkadaşlarının ilmi kudretine bakın. O mecliste Hz. Ömer’in ne demek istediğini anlayan bir hanım ayağa kalkıyor, mütalaa ediyor, kanaatini beyan ediyor: ‘Ya Ömer görüşün uygun değil, çünkü Kur’an’a aykırı. Allah ‘Eşinize yükler dolusu altını mehir vermişseniz boşarken eksiksiz ödeyiniz’ buyuruyor, mehire sınır getirmemiş, sen nasıl sınır getirebilirsin’ diyor. Büyüklük budur, Hz. Ömer bu görüşünden vazgeçiyor.

 Bu büyük bir sevda, zor bir iştir. Söylediğimiz nedir? Bizim devletimiz ilimle yönetilecektir. Kolay değil. Siz bir şey söyleyeceksiniz. Heveslenip projeler getirecekler. Hazırlopcu firmalar getirip önünüze şunu yapın bunu yapın… Milli Eğitim Bakanlığı’nın, Sağlık Bakanlığı’nın olduğu gibi proje üstüne proje önünüze kaktıracaklar, siz de şakır şakır imza etmeye başlarsanız bazıları gibi yanılırsınız, yanlış iş yaparsınız.

 AYETİ OKUMAK YETMİYOR Kİ…

Aynen domuz gribi hadisesinde olduğu gibi. Milyonlarca dolar, kaç para verdiyseniz aşı paraları ne oldu? Bunun hesabını kime vereceksiniz? Hz. Ömer’e  ‘ey halife aynı miktar kumaştan sen kaftan yapmışsın, ben yapamadım, sen nasıl yaptırdın? Bu sorulabiliyor. Bu sorulduğu zaman Hz. Ömer rahatsız olmuyor. Büyüklük, devlet başkanlığı budur. Hepimiz biliyoruz, Başbakan da biliyor; ‘küllü nefsin zaigatül mevt.’ Ayeti okumak yetmiyor ki. Gereğini yap, sen de hazırlan oraya, orada nasıl hesap vereceksin.

 DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI MUHTARİYETLE DONATILACAK

 ‘Ben zalim değilim’ diyorsun. Allah aşkına adaletin olmadığı yerde zulümden başka ne bulunur. Sen adaletsizlik içerisindesin. Böyle bir seçim mi olur? Şu yaptığımız Millet Partisinin 8. Olağan Genel Kurulu değil de Şölen. Sebep ne? Yüksek Seçim Kurulu’nun çok alicenap, akıllı müdahalesi. Bu zulüm değil de nedir? Güya tayin edilenlere karşı. Hep seçilmişler olacak. Yüksek Seçim Kurulu’nun seçilmişliği nerden geliyor? Yüksek Seçim Kurulu her hangi bir orgeneral, kuvvet komutanlığı filan gibi değil, en yüksek seviyede atanmış ve sorumsuz tek kurumdur Türkiye’de. Biz bunu düzelteceğiz. Bu düzelteceklerimizi de yazıyorsunuz değil mi değerli arkadaşlar. Evvela Türkiye’nin sağlık işlerinden Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı sorumlu olmayacak. Çünkü insandan insan sorumludur. Sağlık Bakanlığı sorumludur. Bunun adı da değişecek zaten bir kararname işi. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın statüsü değişecek en yüksek seviyede muhtariyetle donatılacak. Ve imamlarımız, müezzinlerimiz doğrudan doğruya görevlerini kitaptan alacaklar. Vicdanlarının gereği ne ise halka, insanlara dini anlatacaklar, öğretecekler.

 BAŞBAKANA GEÇMİŞ OLSUN

 Değerli arkadaşlar, Birkaç gün önce Sayın Başbakan’ın konvoyu saldırıya uğradı. Hainane bir pusu sonucu bir polisimiz şehit oldu. Bir polisimiz de yaralı idi inşallah sağlığına kavuşur, kötü haber almayız. Şehit polisimize Allah’tan rahmet, yaralı polisimize acil şifa diliyoruz. Sayın Başbakan’a geçmiş olsun diyorum. Hemen anında söylemek imkanı vardı ama barajları aşarak sesimizi duyurma imkanımız sayelerinde azdır. Gecikme sebebi ile kusura bakmasın. Kaç gün sonra söylüyorsak.. Sebebi de budur. Bazıları öksürse televizyondadırlar, tıksırsalar haber olur. Bizim adımız ve işimiz bazılarına demek ki ürküntü veriyor, korku salıyor besbelli. Onu telaffuz edemiyoruz. Ama elbette bir gün bu telaffuzu edecekler.

 İlk yaptığımız toplantıda Sayın Başbakan’a geçmiş olsun dedik mi? Dedik. Geçmiş olsun Allah böyle felaketleri musibetleri göstermesin. Hiçbir kişiye göstermesin çünkü can aziz.

 HANİ ANALAR AĞLAMAYACAKTI

 Ama dost olarak uyarmam lazım. Peki, Sayın Başbakan bu başınıza gelen saldırıyı PKK üslenmiş. Biz yaptık, polisleri biz vurduk, bu saldırıyı biz yaptık demişler. Bu da çok hoş bir PKK yolu ile seçim propagandası oluyor. Bunu da bir tarafa bırakalım. Sayın Başbakan siz acaba yıllar evvel Diyarbakır’a gittiğinizde ‘Kürt meselesi benimdir’ diye langırt bir şey söylediniz. Üç gün evvelde ‘benim Kürt meselem diye bir şey yoktur’ diyorsun. Neden vazgeçtiniz, ne oldu? Hani analar ağlamayacaktı? Anaları ağlatmamak için Kürt meselesi diye bir mesele getirdin, bu milletin diline bunu yerleştirdin. Bu dökülen kanlardan sen kendini sorumlu saymıyor musun? Ben sayıyorum. Çünkü senin bu açılım, açıyorum, açtım dediğin girişimden sonra ülkede insanlar bir birlerinin gözünü oyar hale geldi. Kardeşlik yıkıldı, bozuldu. Doğu batıya, güney kuzeye bir birine düştü. Böyle mi yönetiyorsun ülkeyi. Bu sorumluluk değil midir, bu vebal değil midir, bu günah değil midir? Bu kadar kanın dökülmesinden sen kendini sorumlu saymıyor musun? Şu kadar askerin, polisin bu kadar sivilin ölmesinden senin açmış olduğun o yol, bu yanlış manasız, gereksiz, hazırlıksız yol sebep olmadı mı? Sen sebep oldun. Evet, sen uyuyan fitneyi uyandırdın. Bu fitneyi uyandırırken düşünmedin mi? Senin danışmanların, adamların vardı hiç mi söylemediler sana, hiç mi düşünmedin? Yıllar sonra ben vazgeçtim diyorsun. Böyle iş yürür mü, böyle devlet adamlığı olur mu? Olmaz. Bu millet demeli: ‘Olmaz! Geldiğin yere!’ diyecek. Devlet yönetiminde tenakuzlar olmaz, hazırlıksızlar olmaz. Allah yapılan her şeyin hesabını soracaktır, biz sormasak ne gezer. Ama soracağız, bu millet de sormalıdır. Şu kadar dökülen kanın, şu kadar tahribatın elbette hesabı sorulmalıdır. Ama insanlar sormadan kardeşane tavsiyem, uyansın.

 MİLLET PARTİSİ SANA HAYIRDAN BAŞKA NE YAPAR Kİ

 Sen bu açılımı ilan ettiğin zaman içişleri bakanına neye devrettin? Hani mesele kendinin idi neden götürmedin, devam ettirmen lazım geliyordu. İçişleri Bakanı’na bıraktın. Bu insanlara karşı biz demedik mi? Biz bunu destekliyoruz, gelin müzakere edelim demedik mi? Karşı çıkmadık, aynen çılgın projede olduğu gibi. Usulüne, adabına uygun olarak bu memleketin hayrına her şeyi konuşuruz. Analar ağlamasın diye bir düşüncem var diyorsan gel konuşalım. Hiçbir ana ağlamasın. Çağırımıza ne cevap verdin, Millet Partisi yok. Millet Partisi sana hayırdan, faydadan, iyi yol göstermeden başka ne yapar ki. Yan yana gelmekten korkuyorsun, titriyorsun. Mesele bu…

 MİLLİ BİRLİK VE KARDEŞLİK PROJESİ

 Bildiğimiz gördüğümüz şudur. Şöyle müzakere usulü, istişare olmaz. Devlet adamı dediğin devlet adamı bilgileri ile belgeleri ile meseleyi getirir, çağırır veya gider ve der ki mesele şudur, şudur. Benim elimdeki belgeler, bilgiler bunu bunu gösteriyor. Türkiye ciddi şekilde bir problemle karşı karşıyadır. Başlangıcı doğru. Evet, Demokrasi Projesi, Milli Birlik ve Kardeşlik Projesi. Budur aslı, bu olmalıdır. Ve Türkiye’nin en önemli meselesidir. İktidar olarak ne yaptın? Devletin bütün bilgileri senin elinde, en taze bilgiler senin elinde, ondan sonra insanlara diyorsun ki ne düşünüyorsunuz? Kardeşim sen ne düşündüğünü söylesene. Bilgiler, belgeler bu ben şöyle şöyle düşünüyorum, siz ne düşünüyorsunuz, yahut o belgeleri, bilgileri ver bana. Müzakere böyle olur. Bunların anayasa hikayesi de böyle.

 MÜSLÜMANLARIN İNCİNDİĞİNİ DÜŞÜNÜYORUM

 Kanlı bir hadise oldu. Usame denilen adam öldü. Bazıları için şehit. Bazıları için değil. Ama ölen bir Müslüman. Amerikalılar Afganistan’ gitmişler Usame’yi bulunduğu yerde vurmuşlar. Bazı rivayetlere göre adamın silahı yok. Bazılarına göre infaz etmişler. Hüseyin’i gitti Obama’sı kaldı. Bazılar diyor ki o kara Bush. Hemen Bush’a telefon ediyor, emrini yerine getirdik, öldürdük. Hüseyin’likten gitmiş. Amerika bayram ediyor. Ben açıkçası bütün Müslümanların incindiğini, rahatsız olduğunu düşünüyorum. Obama böyle bir görev yapıyor, Bush’a anlatıyor. Amerika’daki insanlar bayram ediyor. Terör lanetli bir şeydir. Onun için İslam rönesansına ihtiyaç var. İslam’ın üzerindeki cehalet kara bulutlarının kaldırılması için şart. İslam’da terör yoktur. Ne Ehli Sünnete göre terör vardır, ne de Şia’ya göre. İnsan carlığı azizdir. İslam dünyasının başına bela olmuş olan Haşhaşinler’in de başı olan bir taife var. Bu taife Müslüman taifesi değildir. Bu taifeye Hariciler denir. Bunlar İslam dünyasında çıkmış ilk büyük katliam şebekesidir. Bunun için Müslümanlıktan biraz bilgin olacak, İslam’ı bileceksin, ezbere konuşmayacaksın. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı, Başbakanı bütün Müslümanları temsil eder. Bize göre bu. Ortadoğu’yu temsil eder kendisi de Müslüman bir halkın temsilcisidir. Sözü sadece Türkiye’de değil Ortadoğu ve İslam dünyasında yankılanır. Sayın Cumhurbaşkanından Sayın Başbakandan bu ağırlıkta bu davranışta bir açıklama beklerdim. Üsame bir şekilde öldürüldü. Allah rahmet eylesin. Allah’ın rahmeti geniştir. Ama yaptığı iş yanlıştır, cahilane bir iştir, kötü bir iştir, İslam’la alakalı değildir yaptığı. İslam dünyasını Kur’an ve Sünnet esaslarına göre aydınlatacak kurumlar yoktu. Bu kurumlar görev yapmamaktadır. Bizim görevimiz budur. İnsanları cehaletten kurtarmak, birinci iş budur. Şu söylediğimiz bile devlet katında müzakere edilmiş değil, bunu bilmiyorlar, düşünmüyorlar. Amerikalılar gibi oynamak, hoplamak bize yakışmaz.

 AMERİKA KENDİ SORUMLULUĞUNU DÜŞÜNMELİ

 Değerli kardeşlerim, Usame ve benzeri terör organizasyonları ve bu organizasyonlara girmiş olan insanlar… Amerika’nın daha önceden bir yeşil kuşak projesi vardı. Müslümanların silahlandırılması söz konusu idi. Sır değil herkes biliyor. Amerika’nın Hindistan’da Afganistan’da savaştığı daha sonra da anlaştığı Taliban bu ihtiyaçtan çıktı. Amerikalıların Afganistan’da Rus işgalci devletini kovmak için yaptığı girişim, bir askeri operasyondu. Bu operasyonda Müslümanlar tahrik edildi, kullanıldı; silah, cephane, roket verildi. İşte Taliban’ın kurucusu müttefikimiz Amerika’dır. Daha sonra işine gelmediği için ondan bir şekilde vazgeçti, veya vazgeçtiğini ilan ediyor. Sonuç olarak Usame de Amerikan politikasının bir sonucu olarak ortaya çıktı. Yeryüzünde terör kaynağı olarak gösterilen Afganistan olsun, Filistin olsun Irak gibi yerlerde Amerika kendi sorumluluğunu düşünmelidir. Terörle böyle savaşılmaz. Ben isterdim ki Sayın Gül’den ve Sayın Başbakan’dan bu terörizme karşı girdiği operasyonlarda Amerika dikkatli olma mecburiyetindedir. İnsan hak hürriyetlerine saygı duymak mecburiyetindedir. Irak’ta şu kadar milyon insan ölmüştür. Bunun terörizmle mücadele adı altında meşru gösterilmesi düşünülemez, doğru değildir. Değerli arkadaşlar, ben sizi biliyorum. Bu konuları derinliğine anlatma mecburiyetindeyiz.

 ‘İSLAM BU İSE HEPİMİZ MÜSLÜMAN DEĞİL MİYİZ?’

 Değerli arkadaşlar, eğer Allah izin verir, lütfeder İslam rönesansının hamleleri ki bu Kur’an’ın bilinmesi, Kur’an’ın bütün insanlar tarafından bilinmesi, müzakere edilmesi yolunun açılması şarttır. Kur’an sadece Müslümanları değil, bütün insanları da çağırıyor. Türkiye bütün dünyayı Kur’an’ı okumaya, dinlemeye, anlamaya çağırmalı. Ne denirse densin Bernard Shaw’ın dediği gibi yeryüzünde sıkıntıdan, bunalımdan, felaketlerden, kurtulmak istiyorsak, ırkçılık, ayrımcılık belasından, uyuşturucu belasından kurtulmak istiyorsa yeryüzüne Hz. Peygamberin hükümran olması lazım gelir. Almanların en büyük şairlerinden Goethe İslam’ı kendisine anlatanları dinledikten sonra hayran olur, bunun üzerine şiirler yazar. Hoş bir sözü var: “İslam bu ise hepimiz Müslüman değil miyiz?”

 Önümüzde bir seçim var. Neron’un yaptığı gibi bir yarış. Neron cüsseli birisi, demişler ki sen sportmen birisisin, herkesi geçersin. Kıyafetleri de acayip. Omuzdan sarkıtılan bir bez, peştamal. Biliyorsunuz yeryüzünde ata bu pantolonla binmeyi Hun Türkleri öğretti. Yoksa o peştamal ile ata binemezlerdi Romalılar, belki yan binerler ama öyle de savaş olmaz. Üzengiyi bulanlar Türklerdir. At üzerinde hareket etmeyi öğretenler Türklerdir. Bunu derken de kavim asabiyetini tahrik etmek istemiyorum.

 HİÇ ‘MİLLİ BİRLİK’LE KÜRT MESELESİ BİR OLUR MU?

Bir televizyon programında temas etme imkânım oldu. Türkiye’nin önüne getirilen, Sayın Cumhurbaşkanı’nın da kafası da herhalde karışık olduğu için ister şöyle deyin ister böyle deyin, ister Kürt meselesi diye meseleyi getirdi. Hiç milli birlik ve kardeşlik ile Kürt meselesi bir olur mu, beraber olabilir mi? Amerikalılara göre, bizi çok seven dostlarımıza göre(?!) Türkiye’nin kuyusunu kazmak için meseleler icat eden müsteşriklere, şarkiyatçılara göre Türkiye’nin önüne meseleler konulması lazım geliyor ki uğraşsın, bölünsün, parçalansın. Ama kendileri için böyle bir şey yok. Ne Avrupalıların ne Amerikalıların meseleleri yok. İngilizlere sormalı, ‘Şu İrlandalıları bire kadar kırdınız, dillerini bile yok ettiniz ne yapıyorsunuz?’ desen canları sıkılır. Türkiye ne zaman uyanacak, ne zaman aklını başına alacak? Amerikalıya, İngiliz’e, Avrupalıya sorduğunuz zaman siz 500 tane devletçiktiniz nasıl oluyor da bir Almanya yapıyorsunuz? Saksonya, Bremen, Bavyera, vs eyaletleriniz var. Bunların her biri ayrı bir devlet olarak yaşasınlar. Niye bunların hakkını ihlal ediyorsunuz, çiğniyorsunuz, yazık değil mi? Şu Amerikalı dostlarımıza sorduğu zaman Türkiye; zenci diyorsun, niye diyorsun, niye eziyorsun? Şu Kızılderililer nerde? Sen soracaksın, yüzlerine vuracaksın o conilerin, utandıracaksın o herifleri…

 DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞIMIZ NE YAPIYOR?

 Bir vesile ile Amerika’yı gördük. Hala dehşet verici ırk ayırımı var. En sefil yerlerde zenciler yaşıyor, oturuyor beyazla yan yana durması mümkün değil. Ezkaza bir zenci çocuğunu sevelim dedik ortalık karıştı. Bir süper markette zenci bir çocuk market arabasında. Benim de hoşuma gitti yaklaştım, tebessüm ettim. Çocuk da kovboy oyunu yapmak istedi bana; tabanca çıkartmak istedi güya, sanal tabancasını doğrulttu. Bunu annesi görür görmez öyle bir telaşla geldi ki özrün bini bir para. Netice itibari ile çocuk, yapar bunu. Ama Amerika’da öyle dehşet verici bir şey var ki zenci olmak felaket. Bir adama sevgi gösterisi olarak ‘Nasılsınız, iyi misiniz?’ deseniz inandırıcı olmuyor. Havaalanına indiğimizde karşılayacak olan arkadaşlar biraz gecikti. Orada başörtülü bir hanıma yengenize ‘Selam sister’ (selam kardeş) diyor. Kalpten kalbe yol vardır. Başka bir şey söylemeye gerek yok, bir başörtüsü yetti. Amerika’daki insan unsuruna bir dostluk mesajı olarak başörtüsü, bir selam kelimesi yetti. Peki, Diyanet İşleri Başkanlığımız ne yapıyor? Hiç! Orada 15 milyon Müslüman var. Ve insanlar Kur’an meali, tercümesi istiyorlar. Özellikle Latin Amerika’da yayılıyor İslam. Bizim bir şey yapmamıza lüzum yok. Kur’an kendi kendine yapıyor fütühatını. Batı bunun için telaş içinde, dehşete kapılmış vaziyette; kiliseleri bar, kumarhane haline gelmiş, kiliselere giden yok. Avrupa bu. Mabetler mabet olmaktan çıkmış. Ezkaza insanlar sadece Kur’an ile temas etseler, tanısalar hemen Müslüman oluyorlar. Avrupa’nın ağa babaları telaşta, korkuda. Türkiye horul horul uyuyor. Türkiye’yi gerçek misyonuna çevireceğiz.

 Geçenlerde bir programda Güney Afrika’dan bir zat söylüyor. Bir birleri ile kavga haline girmiş bulunan insanları barıştırmak üzere Osmanlı’nın yaptığı güzel işe bakın. Sultan Abdülaziz zamanında gönderilmiş bir Hoca Efendi orada parçalanmış olan Müslümanları toplamış, bir araya getirmiş güçlü bir topluluk haline getirmiş. Şimdi onlar Güney Afrika’da el üstünde tutuluyorlar. Önce Müslümanların Müslüman olduklarını anlamaları, idrak etmeleri ve misyonlarını fark etmeleri lazım.

 ‘BENİM ECDADIM ATEŞTE YANIYOR, LÜTFEN BİZE YARDIM EDİN’

 Avusturya’da çalışan işçi arkadaşlar ile temasımızda anlattılar. Bir papaz, ‘Allah aşkına şuradaki Müslümanlar biraz Kur’an’a uygun hareket ersinler, bize öğretsinler. Benim ecdadım ateşte yanıyor, yanacak. Hiç olmazsa benim çoluğum çocuğum, buradaki insanlar Müslüman olsunlar, hakikate kavuşsunlar, kurtuluşa ulaşsınlar. Lütfen bize yardım edin.’ diyor adam. Bizim yapmamız gereken görevler var. Birinci iş Müslüman olmak. Osman Gazi’nin dediği gibi iyi Müslüman olmak, sade Müslüman olmak.

 Üzerimizdeki bu değerin idrakine varmalıyız. Bütün bu eksiklerimize rağmen İslam kör topal o barışçıl, insani, demokrat özelliği bütün bariyerleri, bütün yanlışlığı aşıyor ve insanları ihya ediyor, düzeltiyor. Türkiye’deki insanların arasındaki kavgayı ortadan kaldırmayı, İslam’ı iyice öğrenmeye ve onu yaşamaya, anlatmaya ihtiyacı var. Bu bir insanlık meselesidir. Bazıları bundan hoşlanmayacaklardır. Onun için Usame gibi insanları İslam’ın temsilcisi gibi göstermek istiyorlar. Onun için Tahran gibi İslam’la çok alakalı olmayan tedbirleri ortaya sürüyorlar ki Batı’daki İslam uyanışı dursun, engellensin. İslam korku verici, çirkin, kötü, sakınılacak bir şey gözüksün Batı insanı kapansın. Ölmekte olan kilise ve onu kullanan sermaye çevreleri İslam dünyasını baskı altına alabilsin, tehdit edebilsin.

 İNSAN ETİ YEMEK GENETİK BİR HASTALIK

 Libya’da olup bitenler olacak şey mi? Rusya’sı da aynı şeyi söyledi. Fransa da aynı şeyi söyledi. Rahatlıkla Haçlı seferleri diyebildiler. Hala devam eden çağımızdaki, Batı dünyasının İslam dünyasına, Türkiye’ye bakışı haçlı taassubu, kini ile bakmaktır. Bundan kurtulmaları lazım gelir. Sayın Başbakanın Sayın Cumhurbaşkanı’nın Türkiye’nin Batı ile temas eden bütün insanlarının misyonlarının bunun idraki içinde olmaları lazım gelir. Evvela haçlı taassubunu, zulmünü kafandan at. Sorarım sana yeryüzünde hangi İslam ülkesinde insan yemek modadır? Var mı insanlıkta, Afrika’da mı, Asya’da mı kalmıştır bu adet? Ama Batı’da merasimle insan eti yeniyor. Bu vahşet genetik bir hastalık, hanibalizm diyorlar. M.S 900’lü yıllarda Türkiye’ye gelen ve ta Kudüs’e kadar giden o cahil, görgüsüz, biçare, kötü, saldırgan, haçlı yamyamlarının yapmış olduğu en büyük rezillik Kudüs’te, Anadolu’da, Suriye’de insan eti kızartıp yemişlerdir. Tarihen sabit bir hadisedir. Bu herifler yamyamdır.

 960’tır Haçlı Seferlerinin başladığı tarih. Üzerinden 11 asır geçmiş sende yamyamlık hastalığı var. Ve devam ediyor; en zenginlerde, en asilzadelerde devam ediyor, kulüpleri var Batı’da. Bu hanibalizm hastalığı devam ediyor. Bin yüz sene evvel bu topraklarda Müslüman, Yahudi düşünmeksizin teker teker haşlayarak, kızartarak insan eti yediğin için sende genetik hastalık halinde devam ediyor. Türkiye Cumhurbaşkanı’nın, Başbakanı’nın heriflere bunu söylemesi, yüzlerine vurması lazım geliyor. ‘Evvela temizlen de gel, abdest al da gel’ diye ona söylemesi lazım geliyor.

 ÇILGIN PROJE’NİN DE ‘MİLLİ BİRLİK VE KARDEŞLİK PROJESİ’NİN DE İÇİ BOŞ

 İster ‘çılgın proje’ diyelim, ister ‘milli birlik ve kardeşlik projesi’ diyelim bunların hepsi iyi niyetle ortaya konmuş olsa bile maalesef içi boş, zararlar meydana getiren ve Türkiye’yi yıkıma sürükleyen cahilane işler oldu. Bunlardan vazgeçmek lazım. Vazgeçmek için adım atmak lazım.