
Millet Partisi'nin hazırladığı rapor ve değerlendirme belgeleri
Türkiye’de Durum ve Toplumsal Yansımaları
Ülkemizde, bugün yeterince ciddiye alınmayan suça sürüklenen çocuk (SSÇ) meselesi, orta ve uzun vadede ciddi güvenlik ve toplumsal sorunlara yol açma potansiyeline sahiptir. Bu sorun; yapısal ve hukuki faktörler, eğitimle ilgili problemler, akran ve çevre baskısı, sosyo-ekonomik koşullar, aile kaynaklı nedenler, dijital mecralarda maruz kalınan içerikler ve organize suç yapılarıyla temas gibi çok katmanlı etkenlerden kaynaklanmaktadır.
15–17 yaş grubundaki çocukların adlî vakalar içindeki ağırlığının giderek arttığı; şiddet ve uyuşturucu bağlantılı suçlarda ise görünürlüklerinin belirgin biçimde yükseldiği bilinmektedir. Sürecin doğru yönetil(e)memesi, suç yaşının giderek 12–17 aralığına inmesine yol açmaktadır. Geleneksel medya ve sosyal medya üzerinden, suç unsurlarının ve suç işlemeye dair davranışların özendirilmesi, bu tehlikeyi artırmaktadır. Pandemi sonrası hızla artan çocuk çeteleri, millî, dinî ve insanî değerlerden uzak bir yaşam sürmekte; kültürel dezenformasyona maruz kaldığından, sosyal medyayı yeni bir yaşam alanı olarak görmekte ve bu platform üzerinden kimlik ve karakterlerini şekillendirmektedirler. Bu çok katmanlı etkenler, suça sürüklenen çocuk sorununu yalnızca bireysel bir durum olmaktan çıkararak, toplumsal ve güvenlik boyutları olan karmaşık bir problem hâline getirmektedir.
Bu sorun, dünya genelinde birçok ülkede yaşanmaktadır; ancak Türkiye zamanla adeta bir kimlik meselesi hâline gelmektedir. Bu çocukları politik çıkar malzemesi olarak kullanmak isteyen marjinal örgütlerin varlığı açıktır. Bu çocuklar aracılığıyla çeteleşmeler ve rant grupları oluşturulmaktadır. Anadolu’da ve İstanbul özelinde, birçok illegal grupların faaliyet gösterdiği bilinmektedir. Bu çeteler, ağır cezai yaptırımlarla karşılaşmama avantajından yararlanmak için çocukları uyuşturucu ticaretinde kullanmaktadırlar. SSÇ olarak nitelendirilen bireylerin, farklı şehirlerde, çalıştıkları çetelerden daha etkili örgüt kurma potansiyeline sahip olduğu görülmektedir. Türkiye’nin, ‘2025 Küresel Organize Suç Endeksi’nde 193 ülke arasında 10. sırada yer alması, çok düşündürücü olmakla beraber bu durumu da açıkça ortaya koymaktadır.
Suç örgütü liderlerinin ortalama suça başlama yaşı 17 olarak hesaplanmıştır; bu veriler, bugün sokaklara salınan ve suça sürüklenen her bir çocuğun, yarının suç baronu olma potansiyelini taşıdığını göstermektedir. İstanbul özelinde yoğunlaşan sokak çeteleri ise yalnızca uyuşturucu trafiğini yönetmekle kalmayıp, çocukları ‘tetikçi’ olarak kullanarak bir ‘korku imparatorluğu’ inşa etmektedir. SSÇ oluşumlarının sosyal medyada güç gösterisi yapması, çocukların bu karanlık dünyayı bir ‘karakter ve kimlik inşa’ alanı olarak görmesine yol açmaktadır.
2025 verilerine göre, 552 organize suç grubunun çökertilmesi ve 6.788 kişinin tutuklanması, operasyonel bir başarı olarak değerlendirilebilir; ancak bu yapıların, çocukları manivela olarak kullanma kapasitesinin ne kadar derinleştiğini de ortaya koymaktadır.
Çocukların, sadece sokak çeteleri değil aynı zamanda terör örgütlerinin potansiyel üyesi olma ihtimali de göz ardı edilmemelidir. Yürütülen sözde “çözüm süreci”nin, terör örgütü PKK’ya meşruiyet kazandırmaya matuf bir çalışma olduğu aşikârdır. Bu ortam, siyasi tercihleri giderek marjinalleşen yeni kuşağın, PKK’yı bir siyasi hareket olarak algılamasına yol açmaktadır. Bu bağlamda, ilerleyen dönemde marjinal partilerin güç kazanabileceği ve siyasi deneyimi sınırlı olan genç bireylerinin — özellikle suça sürüklenen çocukların (SSÇ) — bu siyasal alanda çatışmacı bir zihniyet geliştirebileceği öngörülmektedir.
Bu soruna ilişkin olarak birçok ülkede çözüm arayışlarının, yaptırımlar yerine genellikle rehabilitasyon ve toplumsal uyum politikalarına dayandığı görülmektedir. Nitekim bu yaklaşımlar söz konusu ülkelerde olumlu sonuçlar doğururken, Türkiye’de ise aksi yönde bir tablo ortaya çıkmıştır.
Son on yıla ilişkin veriler, çocuk suçluluğunun hem niceliksel olarak arttığını hem de suçların şiddet düzeyinin yükseldiğini göstermektedir. Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre 2023 yılında 178.834 suça sürüklenen çocuk (SSÇ) bulunurken, bu sayı 2024 yılında artarak 202.785’e ulaşmıştır. Ayrıca 2020–2025 döneminde çocukların karıştığı cinayet vakalarının toplam olayların %15’ini oluşturduğu belirtilmektedir. 2025 yılı itibarıyla ise kasten yaralama suçlarında %68, cinsel suçlarda %64, uyuşturucu bağlantılı suçlarda %144 ve organize suç yapılarının çocukları kullanılmasında %236 oranında artış bildirilmektedir.
Bu veriler ışığında 2005 yılında 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu çerçevesinde yürütülen çalışmaların başarısız olduğu açıkça görülmektedir. Özellikle uyuşturucu ve organize suçlarda yaşanan patlama, klasik rehabilitasyon modellerinin iflas ettiğini ve yeni bir ‘sokak kontrol’ stratejisinin gerekliliğini ortaya koymaktadır
Sosyal psikoloji literatürü, çocuk suçluluğunu anlamlandırmak için bireysel patolojiden ziyade toplumsal etkileşim süreçlerine odaklanmayı zorunlu kılar. “Etiketleme Teorisi” (Labeling Theory), bir çocuğun suçlu olma sürecinin, toplumun ona verdiği tepkiyle başladığını savunur. Dijital platformlarda ve sosyal medyada suça karışmış çocukların ‘canavar’, ‘katil’ veya ‘terörist’ olarak damgalanması, bu bireylerin kendilerini toplumdan tamamen yalıtmalarına ve suçlu kimliğini ‘birincil kimlik’ haline getirmelerine (ikincil sapma) neden olmaktadır.
Teun A. van Dijk’ın sosyo-bilişsel modeline göre, dijital dünyada ‘biz’ (masum/orta sınıf çocuk) ve ‘onlar’ (suça sürüklenen/canavarlaştırılan çocuk) ayrımı keskinleşmektedir. Mağdur çocuklar masumiyet sembolü olarak idealize edilirken, SSÇ bireyler dehumanize edilmekte, bu da toplumun bu çocuklara yönelik ‘onarıcı’ bir yaklaşım sergilemesini imkânsız kılmaktadır. Sosyal medyada paylaşılan ‘itibar suikastları’ ve ‘dijital linç’ kampanyaları, çocuk adalet sisteminin rehabilitasyon odaklı ilkeleriyle çelişen bir kamuoyu baskısı yaratmaktadır. Çocuğun sosyalizasyon sürecindeki en kritik halka olan ailenin iflası, SSÇ probleminin temel kaynağıdır. Araştırmalar, suça yönelen çocukların %65’ünün aileleri ile olan ilişkilerinin negatif olduğunu ve ebeveynler arasındaki etkisiz iletişimin en büyük risk faktörü olduğunu göstermektedir. Parçalanmış bir ailede büyümek veya tek ebeveynle yaşamak, 14 yaş civarında suça sürüklenme riskini iki katına çıkarmaktadır. Çocuk, evde bulamadığı aidiyeti ve onayı, sosyal medyada romantize edilen suç çetelerinin hiyerarşisinde aramaktadır.
Türkiye’nin “ceza mı, rehabilitasyon mu?” ikilemini aşması için uluslararası başarı örneklerini kendi yerel dinamikleriyle sentezlemesi gerekmektedir. Kuzey Avrupa ülkelerinin hapis yerine eğitim odaklı yaklaşımları veya Yeni Zelanda’nın onarıcı adalet konferansları, suçun tekrar etmesini (recidivism) önlemede başarılı olmuştur. Ancak Türkiye’nin özel konumu ve suçun ‘organize ve şiddet odaklı’ doğası, sadece rehabilitasyonun yeterli olmayacağını göstermektedir.
İzlanda modeli, gençlerin madde bağımlılığı ve suçla olan bağını koparmada devrimsel bir başarı sağlamıştır. Bu modelin temelinde, devletin gençlerin boş zamanlarını ‘organize spor, sanat ve kültürel faaliyetlerle’ tamamen doldurması yatmaktadır. İzlanda'nın 20 yıllık bir sürede elde ettiği bu başarı, yerel yönetimlerin ve sivil toplumun aktif katılımıyla mümkün olmuştur. Benzer şekilde ABD’de uygulanan “Communities That Care” (CTC) yaklaşımı, mahalle bazlı risk faktörlerinin tespit edilmesini ve bilimsel kanıta dayalı önleme programlarının uygulanmasını öngörmektedir.
Suçla mücadelede ‘cezasızlık’ algısını yıkacak yasal düzenlemeler acilen yeni bir “yargı paketi” ile yasalaşmalıdır. Ağır suçlara karışan 15-18 yaş grubu için “yetişkin bilinci” testi uygulanmalı, organize suç yapıları içinde çocukları kullanan yetişkinlere yönelik cezalar, terör suçları kapsamına alınmalıdır. Aynı zamanda, suçla ilk kez temas eden çocuklar için yargı dışı yönlendirme(diversiyon) mekanizmaları kurularak, sistemin çocuğu daha fazla “etiketlemesi” engellenmelidir.
Devlet, her mahallede risk taraması yapacak “Erken Müdahale Merkezleri” kurmalıdır. Okuldan devamsızlık yapan her çocuk, potansiyel bir risk odağı olarak kabul edilmeli ve anında “Sosyal Koruma Kalkanı” kapsamına alınmalıdır. Yerel yönetimler, kültür-sanat ve spor merkezlerini çocuklar için ücretsiz ve kolay erişilebilir kılarak, sokaktaki suç alt kültürlerine karşı güçlü bir alternatif aidiyet alanı yaratmalıdır.
Sosyal medya, çocuk suçluluğunun romantize edildiği ve çetelerin eleman devşirdiği bir alan olmaktan çıkarılmalıdır. Yeni sosyal medya yasasıyla, 15 yaş altı çocukların platform erişimi sıkı denetlenmeli, anonim hesaplar üzerinden yürütülen suç güzellemelerine karşı “sıfır tolerans” politikası uygulanmalıdır. Geleneksel medya da suç haberlerini verirken ‘kötülüğün dramatizasyonundan’ kaçınmalı ve çocuk haklarını merkeze alan bir dil benimsemelidir. Yayınlanan dizi, film ve programlarda işlenen senaryolar; toplumsal gerçekliğe, aile ilişkilerine, çocuk psikolojisine göre tasarlanmalıdır. Şiddet içerikli yayınla tamamen kaldırılmalı veya içeriği değiştirilerek yayınlanmalıdır.
Sosyal hizmet uzmanı/öğrenci oranı iyileştirilmeli, “Her Çocuğa Bir Sosyal Danışman” modeliyle riskli aileler hane hane takip edilmelidir. Aile içi şiddetin ve parçalanmış ailelerin yarattığı travmaların SSÇ üzerindeki etkisi göz önüne alınarak, psikososyal destek hizmetleri sağlık ocakları seviyesinde yaygınlaştırılmalıdır.
Suç oranları, yaşa, bölgeye ve suç türüne göre anlık olarak izlenebilen dijital bir panelle (dashboard) takip edilmelidir. Üç yıllık “yeniden suç işleme” (recidivism) izlem programları ile rehabilitasyon sürecindeki çocukların başarısı ölçülmeli, başarısız olan modeller hızla terk edilmelidir.
Suça sürüklenen çocuklar meselesi, Türkiye için bir asayiş başlığından çok daha fazlasıdır; bu, bir milletin gelecekteki huzurunu ve egemenliğini koruma davasıdır. Organize suçun ve terör yapılarının çocuklar üzerinden kurduğu bu karanlık denklem, devletin şefkatli ama dirayetli ve kararlı eliyle bozulmak zorundadır. “Sosyal Koruma Kalkanı” sadece bütçesel bir rakam değil, sahipsiz bırakılan her bir çocuğun elinden tutan bir milli mutabakat belgesi olmalıdır.
Türkiye, ‘2025 Küresel Organize Suç Endeksi’ndeki konumunu ancak ve ancak bu toplumsal onarımı gerçekleştirerek değiştirebilir. Çocukların “suç makinesi” olarak kullanılmasının önüne geçmek, sadece hukukla değil, eğitimle, sporla, sanatla ve güçlü bir aile yapısıyla mümkündür. Devlet, adalet sistemindeki tıkanıklıkları çözerek “cezasızlık” algısını yıkarken, eş zamanlı olarak sosyal adalet mekanizmalarını işleterek hiçbir çocuğu suç örgütlerinin insafına bırakmamalıdır. Bu bir tercih değil ihmal edilemez millî bir mecburiyettir.
Millet Partisi tarafından hazırlanan tüm rapor ve değerlendirme belgelerine buradan ulaşabilirsiniz.
Millet Partisi'nin hazırladığı rapor ve değerlendirme belgeleri